Felaketlerin En Büyüğü İmansızlıktır
(BİRİNCİ BÖLÜM)
Dünya bir imtihan dünyası olduğu için herşey öyle huzur verecek, neşe verecek, insanı memnun edecek şekilde cereyan etmiyor. İnsanı üzen, memnun etmeyen, rahatsız eden olaylar da cereyan ediyor. Aslında dünya hayatının dengesi de böyle. Hem memnun eden, hem mahzun eden şeyler birlikte yaşanacak bu dünyada.
Dünyada hem Cennetlik insan yaşayacak, hem Cehennemlik insan yaşayacak. Çünkü ikisinin de müşterisi âhirette bekliyor. Cennet de bekliyor, Cehennem de bekliyor. Dünyada Cennetlik hayat bizi memnun ederken, sevindirirken, huzur verirken, Cehennemlik hayat da bize üzüntü veriyor, bizim Cehennemi taraflarımızı hatırlatmasından rahatsız oluyoruz.
Velhasıl bu imtihan dünyasında hem Cennetlik olaylar, hem Cehennemlik olaylar yaşanacaktır. Mühim olan, bizim Cennetlikler arasında bulunmamız, Cennetlik amel işlememiz, Cennetlik tutum ve tavrın içinde olmamız, Cehennemlik hallerden uzak kalmamız, Cehenneme götürecek tutum ve hallerden kaçınmamızdır.
Felaketlerin en büyüğü imansızlıktır. İmansız yaşamak, bir ömrü imansız tüketmek ve âhirete imansız gitmek musibetlerin en kötüsüdür. Her insan dünyada felakete, musibete, belaya maruz kalabilir, hastalanabilir, fakir düşebilir, iflas edebilir, yani aklınıza gelen bela ve musibetin hepsi insanın başına gelebilir, fakat bunların hiçbiri imansızlık musibeti gibi büyük ve dehşetli değildir.
O maruz kalınan musibetlerin, belaların, felaketlerin hepsinin altında sabrettiğiniz takdirde bir rahmet, bir huzur, bir saadet vardır. Hastalık gelmişse sabrederseniz, sonunda sıhhat gelir, sonu huzurdur. Ekonomik durumunuz iflasa gitmişse, sabrederseniz günün birinde düzelebilir, yine bir düzlüğe çıkabilirsiniz, sonunda yine bir ümit vardır. Başka türlü musibetlere, belalara maruz kalmışsanız, hiç üzülmeyin ya günün birinde geçecektir, ya da sabrınızın sonu size bir saadet getirecektir.
Fakat imansızlığa, inançsızlığa gelince, bunun sonunda ne saadet vardır, ne huzur vardır, ne selamet vardır, imansızlık başlı başına felaketlerin, musibetlerin en büyüğüdür. Yaşanırken musibettir, yaşandıktan sonra âhirette de musibettir.
Bir ömür yaşıyor insanlar. Allah'ın verdiği eli, gözü, beyni, mideyi kullanıyor, Allah'ın verdiği nimetleri yiyor, Allah'ın verdiği vücudu, sıhhati kullanıyor da bunları vereni tanımıyor, verene karşı bir memnuniyet duygusu taşımıyor. "Ben bunları böyle kullanıyorum, bunları verene bir teşekkür edeyim" diye bir nefis muhasebesine girmiyor. Bunları vereni inkâr ediyor: "Bu gözü, eli, ayağı veren yoktur, bu ağaçlarda bu nimetleri yaratan, şu üzüm çubuğuna lezzetli üzüm salkımlarını takan yoktur" diyor, inkâr ediyor.
Böyle bir hayatın sonunda ne olur? Böyle insanın yerle gök arası dolu altını olsa, o altını da sağa sola harcasa, şuna buna verse, zerre kadar ona âhirette faydası olmaz. İmansız insanın, Yaratanını inkâr eden insanın, elini, gözünü, kulağını ona vereni inkâr eden insanın yeryüzü dolusu altını olsa da onunla herkese yardım etse âhirette ona zerre kadar faydası olmaz. Çünkü o yardımları Allah adına vermedi. İnkâr ettiği Allah'ı devreden çıkardı, nefsi, şeytanı adına, kendi duygusu, düşüncesi adına verdi. Öyleyse âhirette de Allah'tan bir mükâfat, sevap bekleyemez ve isteyemez. Çünkü o istediği şeylerin tümünü nefsi adına yaptı, Allah adına yapmadı.
Gariptir ki inkarcı insan akıllı, mantıklı geçinir. Halbuki inkânnda akıl ve mantık yoktur. Basit bir mantık muhakemesi ile inkârından vazgeçmesi gerekirken, o yine inkârında ısrar eder. Bu inkarcı insan doktora gider. Doktor ona der ki:
"Eyvah senin gözlerin gidiyor."
"Yapma doktor, çaresi yok mu?"
"Çaresi yoktur, sen bir hafta sonra gözlerini kaybedeceksin ve kör olarak kalacaksın."
"Aman doktor bey, hiç mi çaresi yok? Ben gözsüz nasıl yaparım?"
Doktor boynunu büker ve "Bir çare var, ama biraz pahalı."
"Nedir?"
"Sahip olduğun servetinin hepsini verirsen senin gözlerini iyi etme imkânına sahibim." '
"Var mı o imkân?"
"Var."
"Aman doktor bey, servetimin tümü senin olsun, yeter ki sen benim gözlerimi kurtar."
Şimdi mevcut olan gözlerindeki arızayı gidermek için servetinin tümünü vermeye razı bu inkarcı insan.
Böbrekleri çalışmasa, diyaliz makinesiyle hayatını sürdürmeye mahkûm olsa ve birisi çıksa ve serveti karşısında kendisine bir böbrek bulacağını söylese, onun için bütün servetini vermeye razıdır. Yeter ki böbrekleri çalışsın.
Bu inkarcı insanın vücuduna felç girse, yatağına boylu boyunca yatsa, kımıldayamaz .hale gelse, bir doktor ona dese ki: "Ben senin vücudunu çalışır hale getiririm, servetinin tamamını verirsen?" İsteye isteye, memnuniyetle verir bütün servetini bu inkarcı insan, tek ayağa kalkabilsin, tuvalete gidebilsin, iki adım yürüyebilsin.
Var olan gözün bozulması, elin ayağın çalışmaması, vücuda bir felç gelmesi halinde, ona yeniden sıhhatini iade etmek için servetinin tümünü veren insan, düşünmüyor ve;
"Bu gözlerim yok idi, bana bunu veren vardır. Bu ayaklarım yürümüyordu, bunu yürüten vardır, bu vücudu bana lütfeden vardır. Öyleyse bunların çalışmaması halinde bunları iyi edecek doktora bütün servetimi verdiğim gibi, bunları bana lütfeden Allah'a karşı da bir teşekkür duygusu taşımalıyım. Abdest alayım, alnımı secdeye koyayım ve 'Ya Rabbi Sana şükürler, hamdler olsun,' diyeyim, 'bana tutan el verdin, gören göz verdin, yürüyen ayak verdin, felç olmayan vücut verdin' diye minnettarlık duyayım, ona secde edeyim, onun bu nimetini ikrar, tasdik, teşekkür edeyim" diyemiyor bu inkarcı insan.